TÜRKİYE’NİN EN TALİHLİ KÖYÜ BUĞDAYLI (3)Öyle bir yoksulluktan geliyorlar ki, gerçekten destan olur. İdris Amca ile Hanife Teyze, şimdilerde hayata korkusuz bakacak kadar para sahibi... Ama yine de ikisi de buruk...
İdris Amca, sattığı araziye yanıyor, “Zenginlik toprakta, parada değil” diyor. “En azından şimdi rahattasınız” diyorum, öyle bir cevap veriyor ki Hanife Teyze, içi sızlıyor insanın: “Beş kilo yağla bir yıl idare ederdik, yemeklere birer tatlı kaşığı katardık, o kadar azdı. Şimdi çok şükür zengin olduk ama kendimizi gezdiremiyoruz, eskidik!”
Ev bildik köy evi, boncuksuzundan!.. Onlar Buğdaylı’daki mozaik modasına uymamış. 61 yaşındaki İdris Şeker, bahçede biberleri suluyor. “Gelebilir miyim?” diye bağırıyorum, duvarın ötesinden. Buyur ediyor... “Köye 80 milyon lira girmiş arazi satışından... Siz de zenginleştiniz mi?” diye giriyorum sohbete. “Zengin olan da var, fakir olan da... Ben fakirleştim” diyor İdris Amca... Arazisi mi yok, yoksa talibi mi çıkmamış? Tam tersine! Başlıyor anlatmaya: “İki dönüm zeytinliğim vardı, 50 milyar etti... O para bir şeye yetmez, bu sefer 13-14 dönüm boş arazimi sattım; onlar 10-11 milyardan gitti. 130 milyar da öyle aldım. Etti 180 milyar...” Peki parayı ne yapmış? Hayatta tek bir kızı var, doktor olmuş. İstanbul’da başını sokacak bir ev almışlar ona, Çekmeköy’de... Ama kızı oturmuyormuş evde, “Yatırım bu baba, torunun için” diyormuş. O yüzden biraz kırgın kızına...
Arazileri satmadan, ek gelir olsun diye bir sarı Doblo almış, taksicilik yapmak için, ama sonra vazgeçmiş taksicilikten, çok vergi kesiyorlarmış. “O Doblo’nun borçlarını da araziden gelen parayla kapattım” diyor.
Buruk İdris Amca, onun için toprak zenginlik demek. “Borcum olsun, arazim çok olsun” diyor hayıflanarak... Neyse ki köyün içinde 12-13 dönüm daha arazisi var. “Yakında burası ilçe olur, araziler çok değerlenir” diyor, en azından umudu bu...
‘Ah kızım, tam yanık insana denk geldin!’
Hanımını soruyorum, içeriye sesleniyor şakayla karışık, “Bak Hanife misafirler geldi. ’Çok zengin olmuşsunuz’ diyorlar” diye... Hanife Teyze geliyor. “İdris Amca size ne aldı eline geçen parayla?” diye soruyorum. “Hamdolsun, her şeyimiz var. Daha fazlasını ne yapacağız? Dünya malından ne olacak, sağlık olsun” diyor, sonra ekliyor; “Ama dünya malı yapmadan da olmuyor.”
Peki bir gün refaha kavuşacaklarını hiç düşünmüş mü? “Ah kızım, sen tam yanık insana denk geldin. Bizim çektiğimiz destan olur” diye başlıyor anlatmaya: “1970’de evlendim. Hiçbir şey yok, tek göz odaya geldim. Kaynatam da çok sertti, çok çalıştırırdı bizi. Satıldı ya şimdi tarlalar Hacıalibey Çiftliği’nde, zorla beni oraya götürürdü. Amcan askerdeydi... Sabah namazıyla kalkıp gider, gece olup gözlerimiz görmeyene kadar çalışırdık. Bir parça ekmek, bir de domatesle... Başka şey yok. Nereden olsun kızım. Amcan askerden gelene kadar böyle... Ne çalışmak, ne çalışmak... Bebeğimi neredeyse tarlada doğuracaktım...”
Bebeğini evde doğurmuş, ama hastalık aman vermemiş yaşamasına. Aylarca hastanede yavrusunun kaderini beklemiş. Kader bekletmiş bekletmiş, vurmuş! Kaybetmişler sekiz aylık Ersin’i... Sanki babasını beklermiş Ersin, askerden izin alıp gelsin diye... 19 yaşında o zamanlar İdris Amca, bayram iznini alır almaz koşmuş Ersin’in baş ucuna... Hiç görmediği oğluna uzun uzun bakmış. Ersin de o kocaman gözleriyle ona... Bir kez daha bakamayacakmış gibi... Bayram namazına çağırırken ezan, cami yolunda almış haberi İdris Amca... Başınız sağolsun!
Her şeyini vermiş kızı doktor olsun diye...
O günleri hatırladıkça, yüzü bulutlanıyor Hanife Teyze’nin; “Öyle yoksulduk ki, ağabeyim beni hastaneye bıraktı. Sonra ne arayan var, ne soran... Beş kuruşum yok, refakatçilere yemek de verilmiyor o zamanlar... Yaşlı hastaların yiyemediği ekmeklerin kabuklarıyla bastırırdım açlığımı” diye noktayı koyuyor destanına! İdris Amca alıyor bu kez sözü; “Kızım beş kilo yağla bir yılı geçirirdik. Tatlı kaşığıyla katardık yemeklere... O kadar yoksulduk!”
Şansızlık garibe çarpar ya, İdris Amca’ya da çarpmış! Bir gün tarlaya giderken motorun freni tutmamış, kaza yapmış. Şimdi bir ayağı diğerinden kısa, kaderden hatıra... Bu kazadan doğan tek hayırlı şey varsa, biricik kızlarının doktor olması. Kazadan sonra İdris Amca, her şeyini vermiş kızını doktor yapmak için.
Artık hayattan bir korkuları yok, olanı da paylaşıyorlar konu komşuyla... İdris Amca’nın aklı kalmış hâlâ yağda; “Yağımız varsa, olmayanla bölüşürüz” diyor. “Çok zorluk çekmişsiniz, ama şimdi iyisiniz be amcacığım” diyorum biraz zor günleri unutturmak için... Öyle bir cevap veriyor ki Hanife Teyze, insanın içi sızlıyor; “Zengin olduk ama kızım, geçtikten sonra... Kendimizi gezdirecek halimiz kalmadı, eskidik!”
GENÇLER PARAYI REINA’DA EZİYORLARMIŞ!Buğdayı Köyü’nün internet kafesi bile var; Heycan Kafe... Sadece köydeki çocuklara değil, civardaki köylerin çocuklarına da hizmet veriyor. Kafenin sahibi Mehmet Heycan, önce “Benden size haber çıkmaz” diyor, “Babanız tarla satıp mı, size bu kafeyi kurdu?” diye sorunca. Ben üsteliyorum; “Ne yani? ’Buğday ekip, para kazandım. Kafeye sermaye yaptım’ mı diyorsun?” İşi önce şakaya vuruyor, “Aynen” diye, ama sonra dökülüyor; “Tabii babam da bu arazi işinden nasiplendi.”
Bakıyorum ayağında parmak arası terlik, üzerinde kot pantolon... Hepsi de marka... “Para kazanıyorsunuz... Peki nerede harcıyorsunuz arkadaşlarınla?” diye soruyorum. Reina’da eziyorlarmış parayı, bir de Cihangir’in yeni mekanlarında... Ne diyelim? Yakışır!
YARIN:Buğdaylı Köyü erkekleri şimdi nereden tarla alıyor? Kadınlar, evlerini nereden döşüyor?